Aynadaki Ben Kimim? Başkalarının Tanımlarıyla İnşa Edilen Kendilik

Aynadaki Ben Kimim? Başkalarının Tanımlarıyla İnşa Edilen Kendilik

Aynadaki Ben Kimim? Başkalarının Tanımlarıyla İnşa Edilen Kendilik

İnsan kendisini ne kadar gerçekten tanır? Yoksa kendimiz sandığımız şey, yıllar içinde bize söylenenlerin bir toplamı mı? Bu yazı, “ben kimim?” sorusuna başkalarının bakışı, etiketler, roller ve iç ses üzerinden yeniden bakmayı; kendilik algısının nasıl oluştuğunu ve nasıl dönüştürülebileceğini ele alıyor.

Kendilik Nedir? Doğuştan Gelen Bir Öz mü, İnşa Edilen Bir Süreç mi?

Kendilik kavramı, insanın “ben kimim?” sorusuna verdiği en temel cevabı temsil eder. Ancak bu cevap çoğu zaman sabit, değişmez ve doğuştan gelen bir öz gibi ele alınır. Oysa hem felsefi hem de sosyal bilimler literatürü, kendiliğin statik bir yapıdan ziyade dinamik ve süreçsel bir olgu olduğunu göstermektedir. İnsan kendini hazır bir paket olarak bulmaz; aksine zaman, ilişki ve deneyimler içinde kendiliğini adım adım kurar. Bu nedenle kendilik, yalnızca bireyin iç dünyasına ait bir özellik değil, aynı zamanda toplumsal etkileşimlerin ürünüdür.


Tarihsel olarak bakıldığında, modern öncesi dönemlerde kendilik daha çok kolektif kimlikler üzerinden tanımlanmıştır. Birey; ailesi, mesleği, inancı ve ait olduğu topluluk aracılığıyla “kim” olduğunu bilirdi. Moderniteyle birlikte birey merkezli bir kendilik anlayışı ortaya çıkmış, insanın kendi içsel özellikleri, tercihleri ve özgünlüğü ön plana çıkarılmıştır. Ancak bu dönüşüm, kendiliğin tamamen bireysel bir yapı olduğu anlamına gelmez. Aksine, modern bireyin kendilik algısı da yoğun biçimde sosyal normlar, beklentiler ve değerlendirmeler tarafından şekillendirilmektedir.


Psikososyal açıdan değerlendirildiğinde kendilik, bireyin kendisi hakkında oluşturduğu anlatıdır. Bu anlatı; anılar, duygular, başarılar, başarısızlıklar ve başkalarından gelen geri bildirimlerin birleşimiyle oluşur. İnsan kendini yalnızca yaşadıkları üzerinden değil, bu yaşadıklarının nasıl adlandırıldığı üzerinden de tanımlar. “Başarısız”, “güçlü”, “yetersiz”, “fedakâr” gibi kavramlar, bireyin deneyimlerine dışarıdan giydirilen anlamlardır. Zamanla bu anlamlar içselleştirilir ve bireyin kendini algılama biçiminin merkezine yerleşir.


Bu noktada kendiliğin doğuştan gelen bir öz mü yoksa sonradan inşa edilen bir yapı mı olduğu sorusu anlam kazanır. Biyolojik yatkınlıklar, mizaç özellikleri ve nöropsikolojik farklılıklar bireyin kişiliğinde belirli bir zemin oluşturabilir. Ancak bu zemin, tek başına bir “ben” üretmez. Aynı mizaç özelliklerine sahip bireylerin farklı sosyal çevrelerde bütünüyle farklı kendilik anlatıları geliştirmesi, kendiliğin esasen ilişkisel bir inşa süreci olduğunu düşündürmektedir. İnsan, potansiyellerle doğar; fakat bu potansiyellerin nasıl anlamlandırılacağı büyük ölçüde sosyal bağlam tarafından belirlenir.


Dolayısıyla kendilik, ne tamamen içsel ne de bütünüyle dışsal bir olgudur. O, bireyin iç dünyası ile sosyal dünyanın kesişim noktasında şekillenen bir yapı olarak karşımıza çıkar. Kendimizi “kim” olarak gördüğümüz, çoğu zaman bize “kim” denildiğiyle doğrudan ilişkilidir. Bu durum, kendiliğin sorgulanabilir, dönüştürülebilir ve yeniden inşa edilebilir bir süreç olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Kendiliği sabit bir öz olarak değil, yaşayan bir anlatı olarak ele almak, bireyin hem kendisiyle hem de toplumla kurduğu ilişkiyi daha sağlıklı bir zeminde değerlendirmeye imkân tanır.

Sosyal Ayna: Başkalarının Bakışı Kendiliği Nasıl Şekillendirir?

İnsan, kendini yalnızca iç gözlem yoluyla tanıyan bir varlık değildir; aksine, başkalarının bakışı aracılığıyla kendisi hakkında bilgi edinir. Bu bağlamda sosyal çevre, bireyin kendilik algısını yansıtan bir ayna işlevi görür. Kişi nasıl göründüğünü, nasıl algılandığını ve nasıl değerlendirildiğini çoğu zaman doğrudan değil, dolaylı geri bildirimler üzerinden öğrenir. Bu geri bildirimler sözlü ifadelerle sınırlı değildir; mimikler, davranışlar, yakınlık ya da mesafe gibi ilişkisel göstergeler de bireyin kendini konumlandırmasında belirleyici rol oynar.


Sosyal aynanın etkisi özellikle erken dönemlerde daha belirgindir. Çocukluk ve ergenlik yıllarında birey, kendisiyle ilgili temel yargıları büyük ölçüde ebeveynler, öğretmenler ve diğer otorite figürlerinden gelen değerlendirmeler aracılığıyla oluşturur. “Sen uslu bir çocuksun”, “çok dikkatsizsin”, “sen bu işte iyisin” gibi ifadeler, yalnızca geçici yorumlar olarak kalmaz; zamanla bireyin kendisini nasıl biri olarak gördüğünün temel yapı taşlarına dönüşür. Bu süreçte birey, başkalarının kendisi hakkında söylediklerini içselleştirerek bir benlik tasarımı geliştirir.


Bu sosyal yansımalar yalnızca olumlu geri bildirimlerle sınırlı değildir. Olumsuz ya da belirsiz geri bildirimler de kendilik algısını güçlü biçimde etkiler. Sürekli eleştirilen, görmezden gelinen ya da değersiz hissettirilen bireylerde, kendilik anlatısı çoğu zaman eksiklik ve yetersizlik temaları etrafında şekillenir. Dikkat çekici olan nokta, bu anlatıların çoğu zaman nesnel gerçeklikten ziyade algılanan değerlendirmelere dayanmasıdır. Birey, gerçekten “nasıl biri olduğu”ndan çok, “nasıl görüldüğü” üzerinden kendini tanımlar.


Sosyal aynanın etkisi yalnızca yakın ilişkilerle sınırlı kalmaz; toplumsal ve kültürel bağlam da bu aynanın çerçevesini belirler. Toplumun değer verdiği özellikler, bireyin hangi yönlerinin öne çıkarılacağını ve hangilerinin bastırılacağını belirler. Böylece kişi, kabul görmek ve onaylanmak adına belirli özelliklerini vurgularken, bazı yönlerini geri plana atabilir. Zamanla bu uyum çabası, bireyin kendilik algısında seçici bir körlüğe yol açabilir; kişi, toplumun onaylamadığı yanlarını kendisinin bir parçası olarak görmemeye başlar.


Sonuç olarak sosyal ayna, kendiliğin oluşumunda kaçınılmaz ve güçlü bir etkendir. İnsan, başkalarının bakışından tamamen bağımsız bir benlik geliştiremez. Ancak bu durum, bireyin kendisini bütünüyle başkalarının tanımlarıyla sınırlamak zorunda olduğu anlamına da gelmez. Sosyal aynanın farkına varmak, bireye kendilik anlatısını sorgulama ve yeniden değerlendirme imkânı sunar. Böylece kişi, kendisini yalnızca yansıtılan imgeler üzerinden değil, bu imgeleri bilinçli biçimde ele alan bir özne olarak konumlandırabilir.

Etiketler, Roller ve Kimlik Hapishanesi

Toplumsal yaşam, bireyi anlamlandırmak için etiketlere başvurur. Bu etiketler, ilk bakışta düzenleyici ve açıklayıcı işlev görür; insanları tanımayı, sınıflandırmayı ve öngörmeyi kolaylaştırır. Ancak etiketlerin bu pratik faydası, zamanla bireyin kendilik algısını daraltan ve sabitleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. “Çalışkan”, “problemli”, “duygusal”, “mantıklı”, “başarısız” gibi tanımlar, bireyin çok boyutlu yapısını tek bir özelliğe indirger. Bu indirgeme, bireyin kendisini bütünlüklü bir özne olarak değil, belirli sıfatların taşıyıcısı olarak algılamasına yol açar.


Etiketlerin etkisi, yalnızca dışarıdan gelen tanımlarla sınırlı kalmaz; asıl belirleyici olan, bu tanımların birey tarafından içselleştirilmesidir. Kişi, kendisine atfedilen etiketi tekrar tekrar deneyimledikçe, bu tanımı kendi iç anlatısının merkezine yerleştirir. “Ben zaten böyleyim” ifadesi, çoğu zaman bir öz tanımdan ziyade uzun süreli sosyal geri bildirimlerin sonucudur. Böylece etiket, bireyin davranışlarını açıklayan bir araç olmaktan çıkar, davranışlarını sınırlayan bir çerçeveye dönüşür.


Toplumsal roller de benzer bir işlev görür. Aile içinde, iş yaşamında ve sosyal çevrede bireyden belirli rollerin gereklerini yerine getirmesi beklenir. Bu roller çoğu zaman açıkça ifade edilmez; ancak beklentiler yoluyla güçlü biçimde dayatılır. “İyi anne”, “güçlü baba”, “fedakâr eş”, “başarılı öğrenci” gibi roller, bireyin kimliğini belirli kalıplar içinde tutar. Bu kalıplar dışına çıkıldığında, kişi yalnızca eleştirilmez; aynı zamanda “yanlış” ya da “eksik” hissedebilir. Böylece rol, bireyin davranışlarını yönlendiren görünmez bir sınır haline gelir.


Etiketler ve roller birleştiğinde, ortaya bir tür kimlik hapishanesi çıkar. Bu hapishane, fiziksel değil psikolojiktir; duvarları beklentilerden, kurallardan ve içselleştirilmiş yargılardan oluşur. Birey bu sınırlar içinde kendini güvende hissedebilir, çünkü tanıdık ve onaylanan bir alandadır. Ancak bu güvenlik, aynı zamanda gelişimi ve dönüşümü sınırlayan bir bedel taşır. Kişi, potansiyel olarak sahip olduğu başka yönleri keşfetmekte zorlanır; çünkü bu yönler mevcut kimlik anlatısıyla uyumlu değildir.


Bu bağlamda kimlik hapishanesi, bireyin kendisini tanımlama özgürlüğünü kısıtlayan bir yapı olarak değerlendirilebilir. Etiketlerin ve rollerin farkına varılması, bu hapishanenin kapısını aralayan ilk adımdır. Birey, kendisine atfedilen tanımların mutlak gerçekler olmadığını fark ettiğinde, kimliğini daha esnek ve kapsayıcı biçimde yeniden ele alma imkânı bulur. Bu farkındalık, kendiliğin sabit bir kalıp değil, dönüşebilen bir süreç olduğu anlayışını güçlendirir.

İç Ses Kimin Sesi? İçselleştirilmiş Öteki ve Öznel Gerçeklik

İnsan çoğu zaman kendisiyle konuştuğunu düşünür; karar verirken, eleştirirken ya da değerlendirirken içinden gelen sesin “kendi sesi” olduğuna inanır. Oysa bu iç ses, sanıldığı kadar özgün ve bireysel değildir. Psikososyal açıdan bakıldığında iç konuşmanın önemli bir bölümü, geçmişte duyulmuş sözlerin, yargıların ve değerlendirmelerin içselleştirilmiş biçimidir. Birey, zamanla bu sesleri dışsal bir otoriteye ait olmaktan çıkarır ve onları kendi zihinsel yapısının doğal bir parçası gibi deneyimler.


Bu içselleştirme süreci özellikle erken dönem ilişkilerde belirginleşir. Çocuklukta tekrar eden uyarılar, eleştiriler ya da beklentiler, bireyin zihninde kalıcı bir iz bırakır. “Daha dikkatli olmalısın”, “Bunu beceremezsin”, “Hep senin yüzünden oluyor” gibi ifadeler, yalnızca o anlık tepkiler değildir; zamanla bireyin kendini değerlendirme biçimini belirleyen içsel bir söyleme dönüşür. Böylece dışarıdan gelen ses, bireyin iç dünyasında sürekli konuşan bir anlatıcı halini alır.


İçselleştirilmiş bu öteki, bireyin öznel gerçekliğini derinden etkiler. Kişi, kendisiyle ilgili değerlendirmelerini çoğu zaman nesnel verilere dayandırdığını düşünse de, bu değerlendirmelerin önemli bir kısmı geçmiş ilişkilerin tortularını taşır. İç sesin tonu burada belirleyicidir: Destekleyici mi, yargılayıcı mı, şefkatli mi yoksa cezalandırıcı mı? Bu ton, bireyin kendilik algısını ve psikolojik dayanıklılığını doğrudan etkiler. Özellikle yoğun öz-eleştiri içeren iç sesler, bireyin kendisini sürekli eksik ve yetersiz hissetmesine neden olabilir.


Bu noktada önemli bir ayrım ortaya çıkar: İç ses her zaman gerçeği yansıtmaz; çoğu zaman alışılmış olanı tekrar eder. Birey, kendisiyle ilgili bir yargıyı sorgulamadan kabul ettiğinde, bu yargının doğruluğunu değil tanıdıklığını esas almış olur. “Ben zaten böyleyim” cümlesi, çoğu zaman değişmez bir hakikati değil, uzun süredir tekrar edilen bir anlatıyı ifade eder. Bu durum, öznel gerçekliğin zamanla daralmasına ve bireyin kendisini tek bir kimlik anlatısı içinde sıkışmış hissetmesine yol açar.


İç sesin kaynağını fark etmek, kendilik algısının dönüşümünde kritik bir eşiktir. Birey, zihnindeki sesin her zaman kendisine ait olmadığını, kimi zaman başkalarının beklentilerinin yankısı olduğunu fark ettiğinde, bu sesi yeniden değerlendirme imkânı bulur. Bu farkındalık, içsel diyalog üzerinde bir mesafe yaratır ve bireyin kendisiyle daha esnek, daha şefkatli bir ilişki kurmasının önünü açar. Böylece iç ses, yargılayan bir otorite olmaktan çıkarak, dönüştürülebilir bir anlatıya dönüşebilir.

Toplumsal Normlar, Normal Kavramı ve Etik Sorunlar

Toplumsal normlar, bireylerin nasıl düşünmesi, hissetmesi ve davranması gerektiğine dair örtük ya da açık kurallar bütünü olarak işlev görür. Bu normlar sayesinde toplumsal düzen sağlanır; ancak aynı zamanda bireysel farklılıkların sınırları da çizilmiş olur. “Normal” kavramı, bu sınır çizme işlevinin en güçlü araçlarından biridir. Normal olanın tanımı, çoğu zaman istatistiksel bir ortalamadan ziyade kültürel, tarihsel ve ideolojik kabuller üzerinden yapılır. Böylece normal, nesnel bir ölçüt olmaktan çok, belirli bir dönemin ve toplumun değer yargılarını yansıtan bir inşa haline gelir.


Normal kavramının bu şekilde kullanılması, etik açıdan önemli sorunları beraberinde getirir. Bir davranışın, duygunun ya da kimlik biçiminin “normal” olarak kabul edilmesi, bunun dışındaki tüm deneyimlerin dolaylı biçimde “anormal” olarak konumlandırılmasına yol açar. Bu durum, bireylerin yalnızca farklı oldukları için problemli, eksik ya da düzeltilmesi gereken varlıklar olarak algılanmasına neden olabilir. Özellikle ruh sağlığı, cinsiyet rolleri ve aile yapıları gibi alanlarda normal söylemi, bireyin kendilik algısını baskılayan güçlü bir mekanizma haline gelmektedir.


Toplumsal normların etik açıdan sorgulanması gereken bir diğer boyutu da, bu normların birey üzerindeki sorumluluğunun kime ait olduğudur. Bir birey normlara uymadığında yaşadığı dışlanma, suçluluk ya da utanç duygusu çoğu zaman bireysel bir yetersizlik gibi ele alınır. Oysa burada asıl sorgulanması gereken, normun kendisinin kapsayıcı olup olmadığıdır. Etik açıdan bakıldığında, bireyin kendiliğini bastırmak zorunda kaldığı bir normatif yapı, toplumsal düzen sağlasa bile insan onurunu zedeleme potansiyeli taşır.


Normal kavramının içselleştirilmesi, bireyin kendisiyle kurduğu ilişkiyi de dönüştürür. Kişi, yaşadığı duyguları ya da sergilediği davranışları “normal mi?” sorusu üzerinden değerlendirmeye başladığında, kendilik algısı dışsal ölçütlere bağımlı hale gelir. Bu durum, bireyin kendi deneyimini geçerli kılmak yerine, onu sürekli olarak toplumsal beklentilerle karşılaştırmasına neden olur. Zamanla bu karşılaştırma, bireyin kendisini olduğu haliyle kabul etmesini zorlaştıran bir içsel denetim mekanizmasına dönüşür.


Etik açıdan temel soru şudur: Toplumun bireyi tanımlama ve sınırlama hakkı nereye kadar uzanır? Kendilik algısının toplumsal normlar aracılığıyla biçimlendirilmesi kaçınılmaz olsa da, bu sürecin bireyin öznel deneyimini yok sayacak biçimde işlemesi ciddi bir etik sorun teşkil eder. Kendiliği yalnızca normatif kalıplar üzerinden tanımlamak, insanı yaşayan ve dönüşen bir varlık olmaktan çıkarıp, uyum sağlaması gereken bir nesneye indirger. Bu nedenle etik bir yaklaşım, normal kavramını mutlak bir ölçüt olarak değil, sürekli sorgulanması gereken bir çerçeve olarak ele almayı gerektirir.

Klinik ve Danışmanlık Perspektifinden Kendilik Algısı

Danışmanlık sürecinde bireylerin kendileriyle ilgili kullandıkları ifadeler, kendilik algısının nasıl yapılandığını açık biçimde ortaya koyar. “Ben zaten böyleyim” ya da “Benim yapım bu” gibi cümleler, çoğu zaman öz-farkındalık ifadesi olarak değerlendirilse de, dikkatle ele alındığında içselleştirilmiş tanımların tekrarından ibarettir. Aile danışmanlığı bağlamında bu tür ifadeler, bireyin kendisini tanımlarken ne ölçüde esnek ya da sabit bir kimlik anlatısına sahip olduğunu anlamak açısından önemli ipuçları sunar.


Çift ve aile çalışmalarında kendilik algısının ilişkisel bir bağlamda şekillendiği sıklıkla gözlemlenir. Bireyler, aile sistemi içinde belirli roller üstlenir ve zamanla bu roller kimliğin ayrılmaz bir parçası gibi deneyimlenmeye başlanır. “Ben fedakârım”, “Ben susan tarafım” ya da “Ben hep toparlayan kişiyim” gibi tanımlar, bireyin içsel özelliklerinden çok, ilişkisel dinamikler içinde edindiği pozisyonları yansıtır. Bu pozisyonlar sorgulanmadığında, birey hem kendisiyle hem de ilişkileriyle ilgili sınırlayıcı bir algı geliştirebilir.


Danışmanlık pratiğinde kendilik algısıyla çalışmanın temel unsurlarından biri, bireyin kullandığı dilin dikkatle incelenmesidir. Kesinlik içeren ve genelleyici ifadeler, kimliğin katılaştığını ve alternatif kendilik anlatılarına kapandığını gösterebilir. Bu tür dilsel kalıplar, bireyin yaşantılarını tek bir açıklama çerçevesine indirger ve değişim olasılığını zayıflatır. Kendilik algısının bu şekilde sabitlenmesi, aile içi çatışmaların sürdürülmesinde de etkili bir rol oynar.


Aile danışmanlığında amaç, bireyin kendilik algısını bütünüyle dönüştürmek ya da yeni bir kimlik dayatmak değildir. Temel hedef, danışanın kendisini tanımlama biçimlerinin farkına varmasını sağlamak ve bu tanımların esnekliğini artırmaktır. Kendilik algısının genişlemesi, bireyin ilişkisel bağlamda farklı tepkiler ve davranış biçimleri geliştirmesine olanak tanır. Böylece kişi, yalnızca alışılmış roller üzerinden değil, daha kapsayıcı bir benlik anlayışıyla ilişki kurabilir.


Klinik perspektiften bakıldığında, kendilik algısının dönüştürülmesi süreci, bireyin geçmiş deneyimlerini inkâr etmek yerine, bu deneyimlere yüklenen anlamları yeniden ele almayı içerir. Aile danışmanlığı süreci, bireyin kendisiyle ilgili oluşturduğu anlatıyı sorgulamasına ve bu anlatının hangi ilişkisel ve toplumsal bağlamlarda şekillendiğini fark etmesine alan açar. Bu farkındalık, bireyin kendilik algısını daha esnek, daha gerçekçi ve ilişkisel olarak daha işlevsel bir yapıya kavuşturmanın temelini oluşturur.

Aynayı Kırmak Mümkün mü? Kendilik Algısının Yeniden İnşası

İnsan kendisiyle ilgili pek çok tanımı yıllar içinde fark etmeden sahiplenir. “Ben sabırsızım”, “Ben duygularımı gösteremem”, “Ben ilişkilerde hep veren tarafım” gibi cümleler, çoğu zaman bir gözlemden çok, alışkanlığa dönüşmüş tanımlardır. Bu tanımların ortak özelliği, değişmezmiş gibi hissedilmeleridir. Oysa kendilik algısı, sabit bir gerçek değil; zamanla oluşmuş ve yine zamanla değişebilecek bir yapıdır. Bu farkındalık, aynayı kırmanın ilk adımıdır.


Kendilik algısını yeniden inşa etmek, geçmişi silmek ya da yaşananları inkâr etmek anlamına gelmez. Aksine, kişi geçmişte yaşadıklarını kabul eder; ancak bu yaşantıların kendisini tanımlayan tek gerçek olmadığını fark eder. Burada yapılabilecek en basit ama etkili adımlardan biri, kişinin kendisiyle ilgili kurduğu cümlelere küçük ekler yapmasıdır. “Ben öfkeliyim” yerine “Bazı durumlarda öfkelenebiliyorum” demek, kimliği dar bir kalıptan çıkarıp daha geniş bir alana taşır. Bu küçük dil değişiklikleri, kişinin kendisini algılama biçiminde büyük farklar yaratır.


Bir diğer pratik adım, iç sesle kurulan ilişkiyi gözden geçirmektir. İnsan çoğu zaman kendisiyle konuşurken oldukça sert ve yargılayıcı bir dil kullanır. Oysa başkalarına göstermediğimiz bu sertliği kendimize yöneltmek, kendilik algısını zedeler. İç sesin fark edilmesi ve bu sesin her zaman mutlak doğruyu söylemediğinin kabul edilmesi, kişinin kendisiyle daha sağlıklı bir ilişki kurmasını sağlar. Bu noktada sorulabilecek basit bir soru yol gösterici olabilir: “Bu düşünce bana ait mi, yoksa bana bir zamanlar öğretilmiş bir yargı mı?”


Kendilik algısının yeniden inşasında ilişkilerin rolü de oldukça önemlidir. İnsan, kendisini en çok yakın ilişkiler içinde deneyimler. Ailede, eşle, çocuklarla ya da ebeveynlerle kurulan ilişkiler, kişinin kimliğini ya pekiştirir ya da sorgulatır. Bireyin sürekli aynı rolü üstlendiği ilişkilerde, kendilik algısı da sabitlenir. Bu nedenle kişi, ilişkilerde otomatik olarak üstlendiği rolleri fark ettiğinde, hem kendisi hem de ilişkileri için yeni bir alan açmış olur. “Ben hep susanım” yerine “Ben susmayı seçiyorum” demek bile önemli bir zihinsel değişimdir.


Son olarak, kendilik algısını dönüştürmek tek seferlik bir fark ediş değil, devam eden bir süreçtir. İnsan kendisini yeniden tanımlarken zaman zaman eski kalıplara geri dönebilir; bu son derece doğaldır. Önemli olan, bu geri dönüşleri bir başarısızlık olarak değil, sürecin parçası olarak görebilmektir. Kendilik algısı genişledikçe kişi, hem kendisine hem de başkalarına karşı daha anlayışlı, daha esnek ve daha gerçekçi bir tutum geliştirebilir. Aynayı kırmak, kendini yok etmek değil; kendini daha gerçekçi ve bütünlüklü görebilmektir.


Cem Karataş

Aile Danışmanı & İlişki Uzmanı

cemkaratas.net
eskisehirailedanismani.com.tr

Siteye Üye Olun

Bu tarz içeriklerden haberdar olmak ve site üyelerine özel programlardan yararlanmak için sitemize ücretsiz üye olabilirsiniz.

Hemen Üye Ol